18 Ocak 2010 Pazartesi

Dizilere Dair




Dizi furyası malum tüm dünyayı kasıp kavuruyor. Çocukluğumda ve ilk gençlik dönemlerimde Güney Amerika’dan ithal diziler moda olmuştu. Okuldan kızlarla hemen hemen her gün Arjantin dizilerindeki karakterler üzerine konuşur; dizinin en yakışıklısını seçer ve üzerine uzun uzun gülüşürdük. Daha sonra Cnbc-e dizileri peydahlandı. Ülkemizdeki ‘eğitimli’, maddi durumu genele göre daha iyi, sinemaya gidebilen ve belli ortalamanın üzerinde müzik beğenisi olan insanlar tarafından takip edilmeye başlandı cnbc-e dizileri. Fakat geri kalanlar yine yerli kanallardaki dizileri takip etmek üzere ekranları başına geçtiler. Cnbc-e dizilerini takip edenlerle yerli dizileri takip edenler arasında gerçekten fark var mı? sorusunu kendi kendime çok sorar oldum bu günlerde.
Amerika’dan tüm dünyaya ithal edilmiş, mistik güçleri olan karakterler ve onların dünyasında dönen doğaüstü olayları işleyen diziler moda uzun zamandan beri. Ülkemizde de özellikle biz gençler arasında takip ediliyor. Ve bu dizileri takip eden gençler Türkiye’nin ‘aydın’ insanları, aydın gençleri olarak anılıyor, biliniyor. Çünkü büyük bir kısmı üniversite öğrencisi, çoğu fotoğraf çekiyor, çoğu film izliyor ve giyimine kuşamına özen gösteriyor, deyim yerindeyse ‘trend’i takip ediyor. Ve bu gençler arasında dinin günlük hayatlarındaki önemi önceki kuşaklara göre ya çok arka planda ya da tamamen yok olmuş durumda. Çünkü bu gençler(ya da biz gençler) demin de bahsettiğim gibi üniversite öğrencisi olduklarından mıdır bilemem ama dini çok da günlüklerine dahil etmiyorlar. Dolayısıyla yerli kanallarımızda bir süredir var olan ‘mistik ya da dini unsur’ taşıyan diziler bu gençler ve bu gençler gibi yaşayan orta yaşlılar tarafından sevilmiyor; sevilmediği gibi oldukça da tepki çekiyor. Ve birçok ‘muhafazakar’ kanalda gösterilen bu diziler( Kırık Kalpler dizisi gibi) Türkiye’de yoksul, kırsalda yaşayan, eğitimsiz ve dini günlük hayatına dahil etmiş insanlar tarafından izleniyor. Ayrıca bu dizi türü muhafazakar, dinci, Kemalist, aydın, solcu… grupların kafasını kurcalayan ve onların birbirinden uzaklaşmasını ya da birbirine yaklaşmasını sağlayan bir pratik haline gelmiş durumda. ‘Hangi diziyi takip ediyorsun?’ diye sorduğunda ‘a dizisini izlerim’ gibi bir karşılık karşındakinin laik mi, şeriatçı mı olduğunu belli eder hale geldi. Kısacası siyasette ve günlük yaşamımızda insanları sınıflandırırken kullandığımız bir sürü tanım, kalıp ve karman çorman olmuş kafaların karman çorman yorumları bu tür günlük sohbetlerde de kendini gösterir hale geldi.
‘İyi eğitimli’, okur yazar gibi gibi nitelikleri olanlar yabancı yapımı mistik dizilerin ‘fan’ıyken Türkiye’de yapılan mistik dizileri neden reddediyorlar? Bu eleştiriyi yaparken ülkemizde dini motifler içeren dizilerin niteliksizliğinin farkındayım. Evet, çoğu mantıkdışı ve etliyle sütlüyü birbirine karıştırmış durumda. Fakat bazı gruplar tarafından tercih edilmeme sebeplerinin sadece bu dizilerin niteliksizliğiyle sınırlı kaldığına inanmıyorum.
Cumhuriyet rejimini yaşamaya başladığımızdan bu yana sadece yarım asır geçmiş, anayasasını yurtdışından ithal etmiş, dini yenileme isteğine halk olarak yanaşılmamış ve bir kısmının da cesaret edememiş olduğu bir ülke miyiz acaba? Dinin siyasete dahil olmayacağı devletçe garantilenerek ‘laik’ bir ülke olmuşuz. Cumhuriyet Dönemi’nde kadın- erkek için insani haklarımız ‘verilmiş’, verilmiş ama birçoğumuz bu haklara anlam verememiş bir milletiz. Üstüne üstlük minnacık bir grup tarafından sonsuz arzulanan reformu da tam manasıyla yaşayamamışız. Kaderine razı gelerek yaşamayı kabul etmiş, yaşamını sadece zorunlu ihtiyaçlarını karşılayabilir şekilde devam ettirebilmeyi dileyen büyük bir grupla; ‘verilen’ hakların kıymetini bilen ve her fırsat bulduğunda bu hakları onlara veren insanlara minnet duyan, ama az miktarda içinde dönüşüme dair potansiyel enerji taşıyan bir de ‘aydın’ grubumuz var. Aydın grubun bu yarı ürkek yarı bilinçsiz ama kesinlikle dinin ön planda olmasını reddeden halinin sonuçlarından biri mi muhafazakar türk dizilerine karşı olan tutumları? Kendilerini uzak tuttukları alanlardan biri olan bu tür dizilerle dinin gerek yaşamlarında gerekse de siyasetlerinde olmayacağına inanarak bulundukları yeri koruyor; korunduklarına mı inanıyorlar acaba?

08 Ocak 2010 Cuma

“ÇOKKÜLTÜRLÜLÜĞÜN BEDELİ AĞIR!” *Hrant Dink


Hiçbirimiz Hrant değiliz!
Hrant birimizin eşi, yakını, birimizin yoldaşı-haldaşı, birimizin arkadaşı-dostu, ustası, öğrencisi birimizin...
Hiçbirimiz Hrant olmadığımız için değerliydi binlerce insanın; her biri birbirinden farklı farklılıklara sahip; sesleri, yüzleri, giyim-kuşamları farklı binlerce kişinin; hemdert, binlerce kişinin bir araya gelmesiydi değerli olan.

Hiçbirimiz Hrant değiliz!
Farklıyız birbirimizden. Gelebilir benim de, senin de başına, onun başına gelenler; farklılıklarımızdan söz ettiğimiz için, bir hazin hürriyetimizle…
Türban sorunu vardı bir zamanlar. Türban sorunundan söz ediyor bir yazısında, “Avrupa çokkültürlülükle, islamla ilk kez karşı karşıya” diyor. Onların, bu sorunu insan hakları rehberliğinde kısa zamanda çözeceklerinden ve demokrasinin galip geleceğinden bahsediyor. Demokrasi galip geldi ve bir grup türbanlı genç öğrencinin talepleri doğrultusunda yaşama-okuma-çalışma hakkı elde edildi müslüman Türkler olarak, Avrupa’da!
“içimiz-dışımız” farklı bizim! Dışımızı dışlayanlardan içimize dönerek onarılıyoruz. Kimi “içindekini at, dışındaki kalsın…” diyor, kimi “dışındakini at, içindeki kalsın…”
içimiz-dışımız bir değil artık! İçimiz dışımıza da çıkmıyor, bunaltının en ağır zamanlarında bile! Nereye koyacağımızı, ne yapacağımızı bilemediğimiz değerlerimiz iç içe geçmiş, delil karartır gibi karartıyoruz değerlerimizi şimdi. Yıllarca bir arada yaşayan insanlar “ben şu’yum, sen bu’sun, biz şöyleyiz, siz böylesiniz” diye yeni mi, neden sonra düşünür oldu? Kipling’in bir hikayesindeki kırkayak gibi…
Kırk ayağının kırkını da rahatlıkla kullanarak güzel güzel yürürken karşısına çıkan bir dalkavuk, onun eşsiz hafızasına övgüler yağdırmaya başlar ve hiçbir zaman yirmi birinci ayağından önce on ikinci ya da otuz beşinciden önce yirmi dokuzuncuyu atmadığını söyler. Acımasızca özbilinç kazandırılan kırkayak artık bir adım bile atamaz olur. Sorgulamanın, rutini bozmanın rahatsız edici bir yanı olduğu her zaman söylenmiştir. Kazanılan özbilinç, bir adım bile atamamaya, çapariz olmaya sebep olsa da, aşinalıktan kurtaran ve aydınlanmayı sağlayan bir zafer olarak da nitelenebilir. “Aşinalık yalnızca sorgulayıcılığın ve eleştirinin değil, aynı zamanda yenilik arayışının ve değiştirme cesaretinin de en amansız düşmanıdır” Zygmunt Bauman

Hiçbirimiz Hrant değiliz!
Acı çekmeliyiz, üzülmeliyiz, düşünmeliyiz! Biz geride kalanız, geriye kalanız çünkü. Kültürlerimiz, miraslarımız bir bir yok oluyor. Farklılıklarımıza “tektipleştiremediklerimizden misiniz?” der gibi derin, keskin, içimize işleyen bakışlar yöneliyor. Bir bir yok oluyor farklılıklarımız. Yok ediyoruz! “Çokkültürlülüğün bedeli ağır” diyor Hrant. Sadece onları kaybederek mi ödüyoruz çokkültürlülüğün bedelini?
Kürt sorununa dair söylediği sözleri, yazdığı yazıları arşivlerden çıkarmanın tam vaktidir şimdi! Geç bile kalınmıştır hatta, tüm Hrant Dink yazılarının okunmasında…

Hiçbirimiz Hrant değiliz!
Zaten biz diye bir şey yok.

“Ne mutlu türküm diyene!” demenin nesi garip? 10.yıl nutku da, andımız da “Ne mutlu türküm diyene!” diye bitmiyor mu? Peki “Ne mutlu türküm diyene” demekle bitiyor mu? Türk olmanın diğer milletlerden bir farkı olduğu anlatılmadı mı bize? Hani, misafirperver, cefakar, vefakar, geleneklerine bağlı… “Ne mutlu türküm diyene” demekten utanır mı olduk bir yandan? Demek çözülmesi elzem sorunlarımız var. “Komşusu açken tok yatan” olarak mı görüyoruz ki kendimizi? Herkes milletiyle gurur duyabilir ve bunu farklı şekillerde taşıyıp, farklı saygı-sevgiyle, içinde, dışında barındırabilir. Kimi tişörtünde amerikan, ingiliz bayrağıyla bunu yapar, kimi çıt çıkarmadan, kımıldamadan gösterir saygısını… Bu milletlerin içinde olan, gelenekleri, kültürüyle orantılı bir şeydir. Farklı aile terbiyesi, farklı ahlak anlayışı olduğu gibi. Yazardı o da! Adımdan daha iyi biliyorum bunu. O da yazardı, istemezdi başkalaşmasını bir halkın…Yaşayamadık Hrant’ı!

Hiçbirimiz Hrant değiliz!
Bilmiyoruz da ne olduğumuzu, kim olduğumuzu. Hrant Dink’in geride bıraktıklarından mı kaçıyoruz Hrant olarak? Mevlana’yı, Yunus Emre’yi, Pir Sultan Abdal’ı, Nazım Hikmet’i, Mustafa Kemal’i nasıl biliyoruz? Ne kadar biliyoruz, nesini biliyoruz?

Hepimiz…
Yaşayamadık…
Hrant’ı!..

“Çokkültürlülüğün bedeli ağır”

06 Ocak 2010 Çarşamba

Heybeliada Ruhban Okuluna Dair II


1971 yılında Anayasa mahkemesinin kararıyla bütün özel yükseköğretim kurumları devlete bağlanmış, devlete bağlan(a)mayan kurumlar kapatılmıştı.
Heybeliada Ruhban Okulu 38 yıldır süregelen Anayasaya göre aykırılığını sürdürürken, uzun zamandır sözü edilen Anayasa taslağının hangi maddesinde, nasıl bir açılım edineceği merak konusu.
38 yıldır kapalı olan Heybeliada Ruhban Okulu, devletten izole eğitim-öğretim hayatına dönüyor mu? Dünya’nın birçok kilisesine papaz yetiştiren okulun kapalı olması, Hristiyan cemaati tarafından bir tehdit olarak görülüyor. Kendine bu ülkede ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapıldığını söyleyen Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi patriği Bartholomeos, "kiliseye, bu insanları yetiştirme fırsatı tanınmayarak insanlık onurunun rencide edildiğini, başbakandan bu konuda tatmin edici bir cevap alamadığını" ifade ediyor. Amerika ve Avrupa tarafından da desteklenmesi, açılması için yapılan ısrarlarla, Akp iktidarına nasip olur mu?
Devletleştirilmesi imkansız görünen Ruhban Okulunun açılışı, devlete bağlı olmayan özel eğitim kurumlarına da hak tanımaz mı?
Devlet eli değmemiş din eğitimi veren kurumların palazlanması ya da kurumlaşamayanların kurumlaşması; İmam Hatip liselerinin, İlahiyat fakültelerinin daha sağlam temeller üzerinde yükselmesi için zemin oluşturacak arsalar olacaktır. Bir çeşit alışverişe dönen atışmalar başbakanın, “Atina’da cami var mı ki biz ruhban okulunu açalım” sözleriyle bir başka boyuta taşındı. Çokkültürlülük bilgisayar oyunlarında hak alan kahramanlar gibi bir konum edinmişlerin bahanesi oluyor. Zordur zor farklılıklarla yaşamak. Bir olmaktan söz etmek, misafirperverlik, din kardeşliği v.s buralı değil mi? Zordur zor bunca kültürü taşımak. “Farklılaşsak da fıkralaşsak” diyen Hrant Dink bizden farklı, biz ondan farklıyız. Biz birbirimizle aynı mıyız ki?! Şimdi biz buradayız, o farklı bir yerde. Farklılıklarımızla gurur duyuyoruz filan gibi zırvalarla, çok kültürlülük palavralarıyla avutulmak istemiyorum artık! Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Çetin Emeç... türk değil miydi? Madımak otelinde, Sivas’ta katledilen 33 kişi türk değil miydi? Siz de yaşamadınız mı, büyüklerinizden dinlemediniz mi Ermeni, Rum... dostların hikayelerini. Komşuluk, mahalle deyince ilk akla gelen gayrimüslimlerin hassasiyeti değil mi anlatılan?
Akıl yahu!
Zorunlu din derslerinin zorunluluktan çıkması tartışma konusuyken yeni tartışma kapılarının açılacak, yeni gündemlerin oluşacak olması kimbilir daha neleri ıskalamamıza sebep olacak.
Heybeliada Ruhban Okulu açılır mı, açılmaz mı, bunu açan hangi hükumet olur bilemem. Velev ki bu Akp iktidarına nasip oldu. Nasıl bir söz hakkı edineceğini, bunun nelerin yolunu da açabileceğini varın siz düşünün.
Kürt açılımına Avrupa Birliği yolunda anahtar olarak bakan, AB yolunun Diyarbakır’dan geçtiğini söyleyen sayın başbakan, Avrupa Birliği yoluna Ruhban okulunu da koyar mı? Sonra?..
Sonrası iyilik güzellik.

31 Aralık 2009 Perşembe

ŞEHİRDEKİ YALNIZLIK

Her gün satın aldığımız bir sürü madde, gereğinden fazla tükettiğimiz yiyecek, içecekler ve sadece tek başımıza doğayı mahvedebilecek kadar çöp çıkarmak … Bunların anlamı nedir Allah aşkına? Neden bunu yapar olduk?
Yalnızız çünkü, çok yalnızız. Dünyanın her yeriyle konuşabilme imkanımızın olmasına rağmen yalnızız. Facebook, Twitter ve daha niceleri sayesinde yepyeni insanlarla tanışıp evlenebilir; yeni iş imkanları yaratabilir olduk kendimize. Uluslararası iletişim ağının çok yoğun olduğu çağımızda yaşadığımız yalnızlık ve endişe eskiye göre çok daha fazla. Annem, ninem anlatır hep. Küçücük dünyaları vardır onların. Bir ömür akraba ve komşu ziyaretleriyle geçip gitmiştir. Ne zaman onların yaşamları üzerine hikayeler dinlesem bunalırım; böyle bir hayata dayanamayacağımı bir kez daha haykırırım kendime. Benim dönemim ise iletişimin geniş, kocaman olduğu bir çağ. Ama sık sık yalnızlığımdan şikayet ederim. Sevgilim vardır; o da sık sık yalnızlığından bahseder. Etrafımda insanların olması ya da olmamasıyla ilgisi yoktur yalnız olmanın ya da olmamanın. Kendimi iyi hissettirecek, güvende olduğumu kafama vura vura gösterecek alanlarım o kadar azaldı ki…
Yalnızım; yalnızız şehirde! Anneannemin anlattığı, mahallede yardımlaşma hali yok artık. Büyük şehirlerde kenara itilmiş yoksulları bir de ben kenara itiyorum. Onlardan ‘tehlikeli’ oldukları için hem korkuyorum hem de üstleri başları ‘temiz’ olmayan bu insanlardan rahatsız oluyorum. Yakınlarımla şehrin güzel yerlerinde buluşurken, onlara en nadide yerleri sunarken ben, kenara itilmişleri ise iyice uzağımda tutuyorum. Yardımlaşmam, dürüstlüğüm yok olmuş. İnsanlara farklı davranıyorum. Farklı davranmak durumunda kalıyorum; tanımıyorum çünkü herkesi; kahretsin! Bu hal bende ve diğer şehir insanlarında ikili, üçlü, beşli… karakterler yaratıyor. Şehir insanı olan ben, biz çok karakterliyiz; hastalıklıyız! Neden herkese iyi niyetle yaklaşmadığımı sorguladığımda sık sık yalnızlığımı hissediyorum. Kendime dürüst davranmıyorum en başta; Tabiî ki yalnız olacağım. Uzak tutuyorum birçokları kendimden. Gözlerim görüyor, kulaklarım da duyuyor çok şükür. Ama duymaz, görmez oldum, olduk. Kayıtsız kalmak zorundayız ‘ben’in az biraz dışında kalan hayatlara. Kalabalığız çünkü(!)
Sosyolog Walter Benjamin’in kentle ilgili çözümlemelerinden biri ulaşım araçlarındaki insanlara dairdir. Otobüs, tren ve tramvay kullanımının yaygınlaştığı 19. Yüzyıla kadar, insanlar hiçbir zaman, dakikalar hatta saatler boyu tek kelime etmeksizin birbirlerine bakmak zorunda kalmamıştır. Otobüste tanımadığımız hatta birçoğunun varlığından gerek kokusu gerekse de görüntüsü yüzünden rahatsız olduğumuz halde aynı araçta gitmek zorunluluğu, üzerine düşünülmesi gereken ‘kentvari çıkmazlar’dandır. Anksiyete yaratır bu gerilim. Nitekim, ’E kim bilemem; in midir cin midir, nasıl güveneyim?’ sorusunu hiç ağzımızdan düşürmez olduk. Taksim YKY binasının önünde bekleşen hayatlarından vazgeçmiş Emo’lar, sokakta yürürken ‘şimdi kim bıçaklayacak’ paranoyasıyla gezenler, bizler, onlar, şunlar ne kadar da kalabalık olduk. Otobüsteki kimseyle konuşmak, birilerine dert anlatmak ya da onlarla gülmek istemiyoruz. Kokusunu aldığımız, tüm yol boyunca gözünün içine baka baka gittiğimiz ama konuşmaktan kaçındığımız bir yabancıdır o ve diğerleri. Otobüste kokusundan çok etkilendiğim bir erkekle de konuşmak istemem. En nihayetinde ‘yabancı’dır o. Belki bir saat dip dibe gittiğim, okuduğu kitabını bildiğim, annesiyle telefonda konuşurken ne dertleri olduğunu öğrendiğim biridir. Ama hala o bir yabancıdır. Otobüsten inince hemen telefona sarılır, ‘tanıdık’ olduğum; belki az önceki gibi yakın temasta olmayı bir türlü başaramadığım sevgilimi, annemi, babamı ararım. Onlarla konuşmak rahatlatır beni. Yoksa çıkamam ‘kim tanıdık, kim değil’ sorgusunun içinden. Kendime şunu doğrulatmak isterim her seferinde: sevgilim telefonun ucunda ve ‘o var!’. ‘az önce otobüste burun buruna gittiğim, parfümünden inanılmaz etkilendiğim adam tanıdık değil; sevgilim hiç değil!’ .
Şehirdeki bedensel yakınlık ve mekan darlığı, zihinsel uzaklığı yarattı. Topumuzun doğasına garip kaçan bu durum bizi şehre dair çıkmazlara sokan meselelerden biri. Bu kadar sıkışıp kaldığım şehirde insansı yanlarımı korumaya çabalarken ve bunları her geçen gün biraz daha kaybederken ben, ruh bilimcileri dünyasından ilginç yorumlar gelir, şehirde yaşayan ve psikolojisine hassasiyeti olan ‘bireylere(!)’ . ‘ Fazla içine kapanık olanlar antisosyal özellikler gösterir’mişmiş, ‘fazla kaygı yaşayanların sonu panikatak’mış, ‘kaygının ortanca kardeşi de anksiyete’ymiş! Şehirde strese maruz kalmadığını söyleyebilecek , çevresiyle huzur, samimiyet ve güven içerisinde olabildiğinden emin kaç kişi kaldı, kaç kişiyiz?

12 Aralık 2009 Cumartesi

Üzerinize Afiyet Biraz Mutlu Olmuşum da...

Üzerinize afiyet biraz mutlu olmuşum da.
Yarimin gözleri, nehir nehir yeşillenmiş, pırıl pırıl güneşlenmiş üstüne. Yarın dedikleri gün, bugün olmuş ve mavilikler ışıl ışıl, güzel günler ufku karşımızda. Seslerimiz berraklaşmış, turnalaşmış şarkılarımız. Kanatlarımız üzerinde durmuş gökyüzü. O çok sevdiğimiz rüzgar yalnız, çınar gölgesinde, çınar yaprağında değil, okyanuslar ortasında bir yelken gibi her tarafımızı sarmış. Bahar gelmiş dallarına yüreğimizin, kuşlar konmuş dallarımıza, şiirler geçmiş iliklerimize; Asyalı, Afrikalı, Avrupalı şiirler.

Üzerinize afiyet biraz mutlu olmuşum da.
Şehrimin bütün meydanlarını kazanmışız, yeni meydanlar açılmış şehrimde. Kırmızı karanfiller ölülerimizle değil, damar damar ellerimizle, elden ele dolaşmış. Neşeden ve renk ahenk bir umuttan karanfiller. Şarkılar söylenmiş, şiirler okunmuş, uzun yürüyüşler yapılmış, nehircesine. Hepimiz hiç kimse, hepimiz hepimiz olmuşuz.

Üzerinize afiyet biraz mutlu olmuşum da.
Yoklama yapıyorum durup dururken, nehirce kahkahalar atarken sokaklarda. Tebessüm burada. Anlayış burada. Saygı burada. Keyif burada. Coşku burada. Telaş burada. Neşe burada. Düşünce burada.

Üzerinize afiyet biraz mutlu olmuşum da.
Gülüp duruyorum kendi kendime. Gülmek, kahkahalar atmak geliyor içimden. Sokak sokak koşmak geliyor. Bas bas bağırmak geliyor. Fırtınaya, sağanak yağmura karşı durmak; açıp kollarımı iki yana. “Bahar geldi, bahar geldi” diye mektuplar yazıp, bir bir posta kutularına bırakmak istiyorum insanların. Üstelik hiç tanımadığım, yüzünü bile görmediğim insanların. Resimler yapmak istiyorum şehrin duvarlarına, renk ahenk boyamak istiyorum her yeri. Her yeri temiz pak yapana kadar minicik toz bezleriyle köşe bucak silip, temizlemek istiyorum.

Şimdi yürüyorum tek başıma sokaklarda, sessiz ve kederli. Hastalık gibi yaşıyorum mutluluğu. Geliyorum gerçekliğine yürüdüğüm yolların. Ne sesim çıkıyor, ne kaleme varıyor elim. Adım adım dökülüyor tüm takatim sanki. Yürümek istiyorum! Durmak, yorulmak bilmeden. Yığılıp kalana kadar bir yerde, yürümek istiyorum! Rüzgara karşı ve ağlayarak...
Edip Cansever’in “Mendilimde kan sesleri” ni alarak yanıma
“Ah güzel Ahmet abim benim. İnsan yaşadığı yere benzer ” diyerek ve utanarak, saçma sapan, zamansız peydah olan tek tebessümümden bile.

“Gülmek bir halk gülüyorsa gülmektir”

“Gülmek bir halk gülüyorsa gülmektir”

Diye diye büyütüyorum şimdi yüreğimdeki gözü yaşlı çocuğu.

Üzerinize afiyet biraz mutlu olmuşum da.
Susuyorum.

11 Aralık 2009 Cuma

Ada'lı olmak ya da olmamak

Büyükada, dört tarafı sularla kaplı olan kara parçalarından biri. Adanın tarihçesini anlatmak ya da Ada üzerine ahkamlar kesmek gibi bir çabam yok. Hele ‘ah bir zamanlar Rumlar vardı, ne hoş insanlardı’ demek de istemiyorum. Ada’ya hem Adalı hem de dışarıdan bir göz olarak bakabilmenin tuhaflığını paylaşmak niyetindeyim. Ada benim için ne kavuşulması arzulanan bir memleket; ne de kavuştuğum an kendimi huzurlu hissedebildiğim bir yer. Sanki yüksekçe bir eşik varmış da; ben eşiğin ne bu tarafına geçiyorum ne de öbür tarafına gibi. Eşiğin üstünden iki tarafa da bakakalmak aslında. ‘Ora’lıyım, evet; ama bir yandan da oranın çoktan dışına taşmış biri.
5 yaşıma kadar Ada’da geçirdiğim çocukluğum okula başlamamla beraber değişti. Artık Bostancı’ya taşınmıştık ve ‘şehirli’ hayata ayak uydurabilme sürecine girmiştim. Uyum sürecinin zorluklarını buram buram hissetmedim, çocukken. Ama bisikletime atlayıp sokağa çıkabilme isteğim, bakkala giderken bir sürü tanıdığı görme dileğim ve en önemlisi okul hocamdan karşı evin bahçıvanına kadar herkese denk gelme zorunluluğumu her an her dakika duyumsama isteğindeydim. Şehirdeyse artık bisikletime babamla beraber sadece bisiklet serbest alanlarında binebilmem, sokağa çıktığımda kimseyi tanımıyor olmam ve okul hocamla sadece okulda karşılaşmam fena halde canımı sıkıyordu.
Haftasonları Ada’ya koşa koşa gider; hafta başına kadar memleketimi sonuna kadar sömürürdüm. Giydiğim şeyin, saçımın hiçbir önemi yoktu. Delicesine yürüyüp, bisikletime binip, tabiata, ağaca, denize ve en sevdiğim şey olan rüzgara her şeyimle teslim olurdum. Bana verdiği huzur ve güven hissi tartışılamazdı bile. Ve o zamanlar en büyük hayalim bir ağaç olmaktı…
Aradan yıllar geçti ve adaya geri taşındık. Oranın özgünlüğü, bende yarattığı hayranlık hissi gittikçe azalmaya başladı. Ada’da yaşayıp orada yaşam mücadelesi vermekle; Adalı olup oraya sadece belli zamanlarda gitmek arasında ne kadar çok fark varmış.
Adaya yapılan tüm göçlere rağmen arkadaşlıkların hala taa bebeklikten beri süregitmesi hep büyülü gelmiştir bana. Aileni ve akrabalarını seçemediğin gibi Ada’da çevreni seçebilmek gibi bir seçeneğin yoktur. Bu hissi şuna benzetirim; bayram zamanı bir yandan özlediğin kuzenlerine kavuşmanın verdiği mutlulukla; diğer yandan akrabalığın getirdiği zoraki muhabbetleşme hali gerer insanı; enteresan çelişkilerdir. İşte adadaki arkadaşlıklar da bunun gibidir; bir yandan arzulanır; bir yandan da buram buram uzaklaşmak istenir, arkadaşlardan.
Canciğer arkadaşın olan birinin seninki gibi bir bakkalı, manavı ya da tuhafiye dükkanı olabilir. Aranızda rekabet olmasa bile ister istemez karşılıklı esnaflık hali yokuşa sürer arkadaşlıkları; ilişkinin içine çomak sokar. Bu halin ne kadar hastalıklı olduğunu yaşamadan anlamak zor muhtemelen. Hele, koca koca kentlerde, milyonların arasında yaşayan, kendi sesini bile duyamayan ve dostlarını görmek için onlarla çay bahçelerinde buluşanlar için daha da zordur. Ama bir kısım hayatı şehirde geçen, bir kısım hayatı da adada esnaf kızı olarak devam eden benim için iki tarafı da görmek trajikomik bir mesele kesinlikle.
Adalılar, İstanbul şehrinden soyutlanmış yaşarlar. Bostancı’ya, Sirkeci’ye ve diğer ilçelere giderlerken ilçelerin adını kullanmazlar; tümüne ‘İstanbul’ derler: ‘Bugün İstanbul’a gidiyorum, tekne için macun alıcam’ gibi. Adalılar, Ada’yı ayrı bir yer olarak konumlandırıp, orada özel bir sistem kurmuşlardır, sanki. Bu sistemde ayrı bir düşünce, ayrı bir yaşam tarzı, ayrı hayatlar vardır. Bir adamın tüm hayatı boyunca hiçbir kadın tanımadan sadece kendini teknesine adadığı bir hayat da olabilir bu, liseli bir gencin okulu bittikten sonra herhangi bir markete girip oraya hayatını adayışı da olabilir. Aslında genel olarak ‘diğer’ insanlarla aynıdır: hayatlarına bir şekilde yön verir ve onu devam ettirmek için uğraşırlar. Ama bir farklılık vardır ki o da televizyonlarda görülen yaşamları yaşamayı aklından bile geçirmeyen, ‘Bihter tişörtü’ bulmak için dükkan dükkan gezmeyen, genel akım insanların çok uzağında bir yaşam vardır, burada. Bu teknesine aşık olan bir adam da olabilir; her gün dalıp balık vuran ve bunun üzerinden süregiden bir yaşam da olabilir…
Bir zamanlar ağaç olmak isteyen ben ise şimdi karar vermeme isteğindeyim. Çünkü bir gün eşiğin ya bu tarafına ya da öbür tarafına geçtiğimde zaten yönüm üç aşağı beş yukarı belli olacaktır; belli de olmaya başladı belki. Ama eşiğin hangi tarafında olduğumu söylemek gerekirse; boş verin, o bende kalsın.

23 Kasım 2009 Pazartesi

“Tavşan Dağa Küsmüş Dağın Haberi Olmamış...”

Bu atasözünü dağa, duvara, oduna söylesek gene olmayacaktır haberi. Söylemiş olmak mutlu etmeyecektir bizi çünkü. Dağ dağlığını, duvar duvarlığını, odun odunluğunu yapacak, tepkisiz kalacaktır sözlerimize. Biz de bunu bildiğimizden herşeye benzeyen insana söylüyoruz, sen dağa küsmüşsün dağın haberi yok diyoruz. Senin küskünlüğünün, tavrının bir değeri yok diyoruz. Tavır koymaktan, eylem koymaktan anladığımız masaya yumruğunu vurmak oluyor ve bu davranışı pek tutuyoruz. Oysa öyle tavırlar koyuyor, öyle küskünlükleri barındırıyoruz ki hayatımızda, birçoğumuzun hayatını bunlar yönlendiriyor hatta. Bazı televizyon kanallarını, bazı programları, programcıları seyretmemek, bazı dükkanlardan alışveriş yapmamak, bazı çevrelere girmemek, bazı çevrelerden insanlar edinmemek gibi, yalnızca sevip sevmemekle ilişkili olmayan duruşlar sergiliyoruz. İnsanız çünkü! Değerlerimiz var çünkü!
Bireysel tavırlarımızı bilinçli olarak köreltiyor ya da köreltilmesine göz yumuyor, kolaya kaçıyoruz. “Sen o marketten alışveriş yapmasan n’olur, ona birşey olmaz, karalar bağlamaz” gibi sözlerin caydırıcı kolaycılığına kapılıp alıyoruz ruh ve akıl törpümüzü elimize, barışıyoruz onlarla, unutuyoruz ya da vazgeçiyoruz. Senin vapur kantininden birşey almamanı, senin o okula gitmemeni, orada çalışmamanı kim takar?! Hepsi seni ilgilendirir bunların(?)Senin neye boyun eğip neye eğmediğin, neyi alkışlayıp neyi kınadığın...O sanatçıları var eden de sensin, çekip gitmesini sabırsızlıkla bekleyen de...O dayatılanları alıp yaşayan da sensin, reddedip kendi doğrunu bulan, paylaşan da...
Tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış ama, dağa küsen bir tavşanı hepimiz biliyoruz. O dağa bir daha geleneklerine, değerlerine bağlı bir tavşan kabilesinden bir tavşan gider mi?Sonra tavşansız dağ demezler mi o dağa? Sonra o dağ meraklılar tarafından ziyaretçi akınına uğrayıp, turizm cenneti olmaz mı?O turizm cenneti temeller atıla atıla dağlığını, tavşanın küstüğü halini yitirmez mi?
Bireysel tavır herşeyimizdir bizim! Damarımız yalnızca basıldığı zaman değil, her zaman varlığını hatırlamalıdır!

"Tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar"(Nazım Hikmet Ran)